|
Emin Hitay
Teknoloji Holding
7. Pazarlama Zirvesi (2006) Konuşması
"İşte o an herşey yeniden başladı." Benim hayatımda,
yenilikçiliğin, aldığım yenilikçi kararların önemini anlatan en
güzel cümlelerden biri budur. Sıfırdan başladığım 26 yıllık girişimcilik
hayatımda, yenilikçi düşünce sistemi ve bu doğrultuda alınan kararlar,
hayata geçirdiğimiz iş fikirlerinden pazarlama stratejilerine, yarattığımız
katma değerden kurduğumuz işlere kadar tüm iş hayatımın temelini
oluşturdu.
Bazen bana "Nasıl yenilikçi olunur" diye soruyorlar.
Doğrusunu isterseniz, reçetesi ya da ilacı yok. Hayata öyle bakar,
öyle yaşarsınız. Yenilikçilik bir hayat tarzıdır, vizyon meselesidir.
Tepeden en alt kademelere kadar, etkileşimli olarak yayılır. Ama
aynı zamanda risk alma cesareti, özgüven, sebat ve disiplindir.
Yenilikçi olursanız, hayat her zaman yeniden başlayabilir. Hangi
yaşta, hangi koşulda olursanız olun! "Neden olmasın" diyerek
herşeye yeniden başlarsınız. Tüm hücrelerinizde, yüreğinizde hisseder,
uyurken bile bunu planlarsınız. Zamanla kimsenin görmediğini görmek,
kimsenin yapmadığını yapmak, bilinmeyeni, hayatı kolaylaştıran herşeyi
düşünmek üzerine bir düşünce sistemine sahip olursunuz. Ve arkası
zaten kendiliğinden gelir.
Ama yenilikçi düşünce sistemi, tek başına "mucizeler"
yaratmaz.
Aynı zamanda, "Hatalar Üniversitesine de kaydınızı yaptırmış
olursunuz".
Ve altın kural: Hayat; ödülü hak edene verir, hak etmeyenden alır.
Tüm bunları birleştirdiğinizde, bunu başarma gücüne eriştiğinizde,
"şapkadan fil çıkarmaya" başlarsınız.
Ben size, formüllere ve reçetelere girmeden, 30 yıllık bir iş hayatından
çıkan "yenilikçi düşünce sistemi" modelimi, farklı dönemlerde
yeniden başlayan hayatımı tecrübelerimle aktarmaya çalışacağım.
ZORLUKLAR YENİLİKÇİ DÜŞÜNCENİN TEMELİDİR!
Ben, Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Bölümü mezunuyum.
Hayatıma dönüp baktığımda "İşte o an herşey yeniden başladı"
diyebileceğim ilk dönem, bu okula girdiğim günlere rastlar.
16 yaşındayken, insan hayata daha da cesur bakıyor. Liseyi Kabataş
Erkek Lisesi'nde okudum. Doğrusu çok ders çalıştığım söylenemezdi.
Ama hiç sınıfta kalmadım. Son sınıftayken, bir gün, cebir-geometri
hocamız İsmet Hocanın bir sorusuna, şakanın dozunu biraz kaçırarak
cevap verdim. O an hepimiz tabii ki güldük. Fakat bu şakanın sonucu,
tüm hayatımı etkileyecek bir dönüm noktası oldu. Hocama kendimi
affettiremedim, bütünlemeye kaldım. Bütünlemeye kalınca da nasıl
olsa hocayla takıştığım için sınıfta kalacağım ve bir yıl daha vaktim
var diyerek, ÖSS'ye hiçbir amacım olmadan girdim. Tercihlerimi rastgele
yaptım. Fakat işler düşündüğüm gibi olmadı. O yıl kaldığım iki dersten
biri olan Cebir'den geçip Geometri'den kaldım. Tek dersten kalanlar
için Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarihinde ilk kez bir af çıktı,
mezun oldum. Ve mezun olduğumda da 30 tercihten 27. tercihim olan
Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni kazanmıştım. Kendi kendime
şöyle düşündüm: "Tamam o zaman Emin, İzmir'e gidip, akrabalarının
yanında birkaç ay zaman geçirir, geri döner, sonra da yeniden sınava
girersin. Boğaziçi Üniversitesi'ni kazanır, okula başlarsın."
Doğrusu o ortamda iyi bir plandı. Kendime güvenim de tamdı. Bugün
geriye dönüp baktığımda "İyi ki gitmişim" diyorum. Ege
Üniversitesi ve İzmir'e gidişim, hayatıma yön veren bilgi ve tecrübeyi
kazandığım, çok şey öğrendiğim bir okul ve yaşam kesiti oldu.
Fakat hayat, her zaman planladığınız gibi gitmiyor.
18 yaşında, babamın ani vefatıyla hayatımın rotası değişti. Okula
devam edip biran önce bitirmek, bu sırada geçimimi sağlamak ve bir
an önce hayata atılmak zorundaydım.
Hayatta yaşanan zorluklar, kimi insanları yenilikçi düşünmeye,
girişim yapmaya, fırsatları kollamaya yönlendirir. Beni bekleyen
zorluklar, yenilikçi düşünce sisteminin temellerini oluşturdu. Ve
bir yaşam biçimi haline geldi.
İşte o an, herşey yeniden başladı.
İzmir'de teyzemin evinde kalırken, suların üst katlara ulaşmamasından
şikâyet ediliyordu. Gazete ilanlarından araştırarak bu sorunun çözümüne
yönelik bir şirkette iş buldum ve bir süre hidrofor sattım.
Daha sonra, bana göre geleceğin sektörü olduğunu düşündüğüm Bilişim
sektörünün içinde bulunmayı hedefleyerek Ege Üniversitesi Hesap
Bilimleri Enstitüsü'nde (Şimdi Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği
Bölümü) sistem operatörü olarak çalışmaya başladım. Artık bir devlet
memuruydum. Sabah okula gidiyor, öğleden sonra işe gidip gece yarısına
kadar sistem operatörü olarak çalışıyordum. Derslerimde de çok başarılıydım.
Çoğu dersten sınavlarda A alarak 2.5 yılda, kredi sistemi olan okulumuzdan
mezun olacak seviyeye geldim. Fakat tez ve devrim tarihi için 1.5
yıl beklemem gerekiyordu. Bu 1.5 yılı farklı programlama dillerini
öğrenerek geçirdim. Beni Ankara ve İstanbul'a kurslara gönderdiler,
sertifikalar aldım. Deli gibi çalışıyordum, öğrenmeyi çok istiyordum.
Dolayısıyla 3 yıl boyunca eğitimi ve iş tecrübesini birlikte yaşadım.
Çok şey öğrendim ve daha çok şey öğrenmek için İstanbul'a döndüm.
Onları hiçbir zaman unutmadım. Ve bugün de Ege Üniversitesi Bilgisayar
Mühendisliği yönetimiyle ilişkimiz, işbirliklerimiz aynı heyecanla
devam ediyor.
DİSİPLİN VE SEBAT OLMADAN YENİLİKÇİ OLUNMAZ!
Yenilikçi düşünce sisteminin, yenilikçi kararların temelinde, cesaret,
sebat ve disiplin olduğunu söylemiştim. İşte bu altyapının kurulması,
benim hayatımda sekiz yıllık bir dönemi kapsar. Bu süreç, aynı zamanda
hatalar üniversitesinde de birinci dönemimdir. Yenilikçi düşünce
yapısına sahipseniz, zaman zaman kaybetmeyi, hatalarla birlikte
yaşamayı, onlarla büyümeyi de öğrenmelisiniz!
Dolayısıyla, istediğiniz kadar yenilikçi olun, eğer aynı zamanda
iyi bir işadamı kafasına sahip değilseniz, bu özelliğiniz hiçbir
zaman bir işe yaramaz. Hatta size zarar da verebilir. Benim hayatımdaki
sekiz yıl, ticareti öğrendiğim, sabrettiğim, önemli tecrübeler elde
ettiğim, değerli bir dönemdir. İşadamlığımın temeli de bu dönemde
atılmıştır.
İzmir'den İstanbul'a döndükten sonra, Silkar Holding'e bağlı Silkar
Elektronik Bilgi İşlem Merkezi'nde (SEBİM) çalışmaya başladım. Bu
şirket, hem Silkar Holding'e bilgi işlem konusunda destek veriyor
hem de başka şirketlere servis büro tarzında hizmet veriyordu. Tabii
o zaman yapılan işler, bugünkülerle kıyaslanamaz;muhasebe kayıtları,
defterlerin bilgisayara geçirilmesi, bilgisayardan print alınması,
bordroların basılması vb. Aldığım ilk iş Basf-Sümerbank projesiydi.
Bir yıla yakın çalıştım ve projeyi bitirdim. Sonra ikinci projeyi
verdiler, ama ben onlara cevap olarak istifa edeceğimi söyledim.
Hayalim serbest çalışmaktı, kararım da kesindi. Sermayem yoktu,
hedeflerim büyüktü. Hangi alana yönelmek istediğimi bilmiyordum.
Ama kararlıydım. İş hayatına erken atılarak kat ettiğim dört yıl,
bana hayattan ne istediğimi görmem için iyi bir tecrübe kazandırmış,
vizyonum genişlemişti.
Yaş 22, sene 1980! İş hayatında dört yıllık tecrübeye sahip bir
girişimci adayı.
Ve işte o an, herşey yeniden başladı.
Bu arada şunu önemle belirtmek isterim. Hayatta başarı için en
önemli faktörlerden biri istemektir. Ama, hücrelerinde hissederek
istemek. Gerçekten ve içten isterseniz her istediğiniz olur. Ben,
bazı önem verdiğim hedeflerimi cep telefonuma karşılama selamı olarak
veya hergün göreceğim şekilde ajandama sabahın en erken saatine
yazarım. Hergün hatırladığınız istek ile beyniniz uyku sırasında
bile sizin isteklerinizi yerine getirmek için gereken zemini hazırlamak
için çalışır. Yürekten isteğin karşısında hiç bir kuvvet duramaz.
Başlangıçta şirket kuramadım, param yoktu. Bana kalırsa bunun bir
önemi de yoktu!
Rahmetli babam, tekstil piyasasında çalıştı yıllar boyunca. Demirkapı'da
makinelerimiz vardı, Sultanhamam'daki bir handa, küçük mağazamızda
toptan satış yapardı. Çocukluk ve ilk gençlik dönemimde, yazları
bir iki ay onunla işe giderdik. Dolayısıyla sektöre aşinaydım.
Sultanhamam piyasasındaki tüccarlara gittim. Orada, büyük tüccarlardan
biri ile konuşarak onların fason kumaş işlerini yürütmeye başladım.
Bana iplik veriyorlardı. Ben o ipliği dokuma tezgâhlarına dağıtıyordum.
Metre başına para alıyordum. Hesapları tutuyordum. Bu "gerçek
ticaretti". Doğrusu verdiğim hesapların hiçbirinde 1 lira bile
hata olmuyordu.
Bir gün Halit Bey'in fabrikasına yeni işleri konuşmak için gittim.
Orada makineler gördüm, paslanmış, kenara atılmış... Ama hepsi çok
değerli... Zamanında işçiler grev yapmış, onlar da fabrikayı kapatmışlar.
Makineler durdukça çalışmaz hale gelmiş. "Bunları bana verin,
çalıştırırım" dedim, kabul ettiler. Çalıştırdıktan sonra piyasaya
fason üretim yapacak ve onlara da kira ödeyecektim. Daha önceki
kumaş fason işlerini takipten biriken biraz da param vardı.
İşte o an, herşey yeniden başladı.
Topçularda bir atölye tuttum. Yer ucuz olsun diye hanın üçüncü
katından tutmuştum, bu yüzden makineleri ceraskallarla yukarı zorlukla
çıkarmıştık.
Ne demiştik? Cesaret, sebat ve disiplin! Haftalarca Kuzguncuk'tan
06:45 vapuru ile Eminönü'ne, oradan otobüsle Topçulara gittim. Tuttuğum
iki işçiyle birlikte mazot ve tinerle o makineleri birlikte temizledik.
O günlerde kendimi ve iş programımı son vapura yetişecek şekilde
ayarlamam gerekiyordu. Şayet işim uzar, son vapuru kaçırırsam, Üsküdar'a
geçer, oradan yürüyerek Kuzguncuk'a giderdim. Çünkü her şeyim hesaplı
ve kısıtlıydı.
Ve o makineler ayağa kalktı!
Sonra Sultanhamam'a gittim, bu yuvarlak örgü makinalarına fason
işveren tüccarlarla anlaştım. Onlar bana ipliklerini verdiler, ben
onlara dokuyup kilo bazında kumaş verdim. Kilo başına para alıyordum.
Yuvarlak örgü makinası işini bilenler bilir, makine bir iğne taramaya
başlayınca peş peşe yüzlerce iğne kırılıyordu. O günün bütün hâsılatı
iğnelere gidiyordu. İğne pahalı, aslında parayı ben değil iğne ithalatçısı
kazanıyordu. Markasını gayet iyi hatırlıyorum, o Groz Beckert marka
iğnelerin kutuları bana o günlerde mücevher kutusu gibi geliyordu.
Derken askere gittim. Bu sıralarda örgü kumaşların ihracatı nedeniyle
makineler oldukça değerlendi. Ben askerdeyken haber geldi; makine
sahibi 'Makineleri ya alın ya da satalım' diyordu. Tabii bende alacak
para yok, makineler satıldı. Bana da o sekiz makineden en eski model
iki tanesini, makineleri ayağa kaldırdığım için ödül olarak bıraktılar.
Kırılmıştım, ama şimdi değerlendirdiğimde oyun kuralına göre oynanıyordu.
Ben böyle bir davranışı hak etmediğimi düşünüyordum, konuya duygusal
yaklaşıyordum. O benim ilk şirketimdi çünkü... O makineleri de -niye
öyle karar verdim hala bilmiyorum- bu işi yapan bir yere üçüne beşine
bakmadan sattım. Parayı alıp, kendime ikinci el, 1976 model, lacivert
renkte Renault 12 aldım. Yıl 1982.
Başak Sigorta'dan acentelik aldım. Akmasa da damlıyor, bir şekilde
geçiniyoruz. Ama tabii o işte uzun vadeli düşünmezsen ne uzar, ne
kısalırsın. Aynı zamanda küçük partiler halinde iplik alıp satmaya
başladım. Sigorta ve iplik ticareti!
Derken, tekstil sektöründe büyük sanayicilerden birinin yakın arkadaşı
için iplik ticareti yapması amacıyla şirket kurdurmak istediğini,
arkadaşının yanına işleri yürütecek birini aradıklarını ve beni
önerdiklerini öğrendim.
Çalışkan, genç biri olduğumu ona aktarmışlar. İşleri tamamen benim
yürütmem karşılığında, para vermeden o şirkete yüzde 20 ortak olabileceğimi
söylediler. Bu teklif hoşuma gitti, kabul ettim. Alım, satım, tahsilât,
ödeme gibi her konuyla ben ilgileniyordum. İki depocumuz, bir sekreterimiz
vardı. Bu iş üç yıl devam etti. Sonra bizim şirketimize iplik veren
firma sahibi ile ortağımın arası açılınca bize iplik sevkiyatı durdu.
Sabahtan akşama kadar boş oturmaya başlamıştım. İkisinin aralarındaki
sorunlarını çözmesini dört ay bekleyebildim. Sıkılmıştım, çalışmadan
duramazdım. Ortağımın, 'İşler düzelecek, ileride 50-50 ortak oluruz'
önerisine rağmen ortaklıktan ayrıldım.
Kendime daha küçük bir yer tuttum. İplik toptancılığına başladım.
Elimdeki para bitti, üstüne bir de borçlandım. O zaman 20 milyonluk
bir senet imzaladım. Küçük çapta iplik alıp satmaya başladım. İşler
devam ediyordu. Kendime güvenim çok fazlaydı. Oradan oraya koşturuyorum.
Ofisimi, depomu da tutmuşum, adamlarımı almışım, işlerim devam ediyordu.
Para da kazanıyorum.
Ve işte o an herşey yeniden başladı.
YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNE SAHİP İNSANA RAHAT BATAR
Yenilikçi düşünce sistemine dayanan bir yaşam biçimine sahip olduğunuzda
ve bunu tercih ettiğinizde, size rahat batar. Gözünüz daima yeni
fırsatlarda, yeni işlerdedir, zamanınızın bir kısmında mutlaka gelecekte
yaşarsınız. Fark yaratarak, farklı yoldan giderek kazanmak, zoru
başarmak istersiniz. Herkesin yaptığı işleri yapmak sizi kesmez.
Yerinizde duramazsınız. Günlük hayatınız da bu düzene uyum sağlar.
Aslına bakacak olursanız; hayatınız boyunca iyi bir yenilikçi karar
ve girişimin getirileri ve katma değeriyle de yaşayamazsınız.
Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu
düşünüyorum: Vizyon, eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik.
Vizyon sahibiyseniz iyi bir iş fikriniz olabilir. Ancak fikirleriniz
bugünün on adım ötesindeki değil bir adım ötesindeki işler için
pratikte geçerli olur. İnsanların 15 sene sonra adapte olup kullanacağı
bir ürün veya hizmet için bugünden yatırım yapılmaz. Bu tür yatırımları
sadece büyük grupların veya devletin AR-GE bütçeleri ile gerçekleştirmek
mümkündür. Fikir tek başına yetmez, onu beyninizde olgunlaştırıp
proje haline getirdikten sonra eyleme dönüştürebilecek cesaret ve
güce sahip olmalısınız. Fikir dediğiniz ışık hızıyla beynimizde
üretilenlerdir. Ama bir söz vardır; 'söylemesi kolay, yapması zor'
diye. Eyleme dönüşmeyen veya dönüştürülemeyen bir fikrin hiç bir
önemi yoktur. Nasıl ölçümleyeceksiniz başarıyı?
Fikrin er meydanı eylemdir! Onun uygulamaya geçirilmesidir. Fakat
iyi fikir, her zaman eyleme dönüştüğünde, değer yaratan bir iş oluşmaz.
Buna da dikkat edecek, fizibilite çalışmalarınızı yapacaksınız.
Satacağınızı önce kendiniz alır mıydınız? Bunu düşüneceksiniz. Eyleme
geçirdiğiniz fikir veya olgunlaştırdığınız projenizden değer yaratmanız,
yani bu işi paraya çevirebilmeniz gerekir. Bu da yetmez, işiniz
"sürdürülebilir" olmalı. Kısa bir süre sonra arkanızdan
gelenlerin sizi yok edeceği, eskiyen, güncelliğini yitiren bir iş
fikrine sahip olmayacaksınız. Ve eğer kısa zamanda çok iyi para
kazandıysanız; rehavete kapılmayacaksınız. İşinizi ve kendinizi
güncelleyeceksiniz.
Size iki örnek vereceğim. Birincisi Motorolanın "Iridium"
projesi... Bildiğiniz gibi, bu projede uydu kanalı ile dünyanın
her yerinden cep telefonu ile görüşme imkanına sahip oluyordunuz.
Fikir çok güzeldi. O dönemin cep telefonlarından biraz irice bir
mobil telefonla, dünyanın her yerinden, istediğiniz yeri arayabiliyordunuz.
Okyanusun ortasından, Everest'in tepesinden... Ne güzel değil mi?
Bu proje hayata geçirildi. Yani vizyon ve eylem kısımları başarıyla
geçilmişti. Sıra değer yaratmada, yani işi paraya tahvil etmede!
İşte burada başarısız oldular. Neden? Çünkü bu telefonlarla arabanızın
içinden konuşamıyordunuz. Binaların içindeyken konuşamıyordunuz.
Kafanızı pencereden dışarı çıkarıp uydunun telefonunuzu görmesini
sağlamanız gerekiyordu! Hedeflenen 32 milyon abone iken 15.000 abonede
takıldılar.
Sonuç: Bu proje, beş milyar doların battığı başarısız bir yatırım
olarak tarihin derinliklerine gömüldü. Yani dört unsurdan üçüncüye
fena halde takılmışlardı.
Peki vizyon, eylem, değer yaratma, sürdürebilirlik dörtlüsünden
dördüncüsüne takılanı kim? Polaroid!
Hepimiz Polaroid fotoğraf makinelerini biliyoruz. Çektiğiniz fotoğraf
anında ıslak bir şekilde makinadan çıkar. Biraz beklersiniz, fotoğraf
netleşir. İşte çektiğiniz fotoğraf karşınızda... Yok öyle fotoğrafları
çekip 36 poz bittikten sonra tab ettirmek. Anında görüntü. Muhteşem
bir vizyon değil mi? Bu vizyon eyleme dönüştü ve çok rağbet görerek,
üçüncü aşamamız olan değer yaratmada harikalar yarattı. Bir de sarf
malzemesini, yani çektiğiniz filmleri de Polaroid üretiyor ve satıyordu.
Gelelim dördüncü aşamaya, sürdürebilirlik. İşte onlar da burada
takıldılar. Bu başarısızlık yarattıkları değeri de kaybetmelerine
neden oldu.
Neden? Dijital devrimi öngöremediler! Şu an elinizdeki cep telefonundan
bile fotoğraf çekip, anında dijital olarak istediğiniz kişiye gönderebiiyorsunuz.
Fakat bunu öngörüp, kendilerini yenileyemediler. Dijital devrimi
ıskaladılar, inatla direndiler ve çok zor bir döneme girdiler.
Oysa Polaroid isteseydi, bugünün en iyi dijital kamera üreticilerinden
biri olabilirdi.
Belki de beni sürekli olarak farklı alanlara sürükleyen, arayışlara
yönelten güç de buydu.
Tekstil sektöründe işler yolundayken, Türkiye'de daha "teknoloji"
kelimesini kullanmak bile yenilikçilikken, doğru dürüst PC yokken,
beni "Otomatik Tanımlama ve Veri Toplama" gibi daha önce
hiç duyulmamış bir sektör yaratmaya, pazar açmaya zorlayan da bu
dört önemli unsurdu.
Bugün bu sektörde yaptıklarımıza "Mobil çözümler" diyoruz.
Yıl 1988. Eski ortağım Alphan ile Exim'i kurduk.
1980'de bıraktığım bilişim sektörüne dönüş yapmak istiyordum, kan
çekiyordu. O da işinden ayrılmıştı. Bir gün görüştük, 'Birlikte
bilişim sektöründe bir iş yapalım' dedik. Ama ne yapacağımız konusunda
bir fikrimiz yoktu. Bir yerlerden başlamak oldukça güçtü. O dönemde
küçük bir pazar olan bilişim sektörü, büyük grupların elindeydi.
Şansımız çok düşüktü. Farklı bir iş yapmamız, niş bir alana yönelmemiz
gerekiyordu. Araştırmaya başladık.
Ege Üniversitesi Hesap Bilimleri Enstitüsü'ne gelen broşürlerden
niş alanı seçtik. Dünyada bile yeni gelişmeye başlamış olan OT/VT
teknolojileri konusunda faaliyet gösterecektik. Telxon diye elde
taşınabilen veri toplama terminalleri pazarında faaliyet gösteren
ve konusunda lider olan bir firmanın Türkiye temsilciliğini almak
için başvuru yapmaya karar verdik. Bu firmanın Avrupa operasyonu
Brüksel'den yönetiliyordu. Başında da Carl Caekeart adında bir yönetici
vardı. Karşılıklı yazışmalar sonucunda Türkiye'ye gelmeye karar
verdi.
Yeşildirek karakolunun hemen karşısında Demiray Han vardır. Benim
orada 45 metrekare bir ofisim vardı. 25 metre karesi benim odamdı.
Oraya iki masa koyduk. Geri kalan bölümde ise bir sekreter masası..
1988 yılının şubat ayında, o odada Exim'i kurduk. Ben aynı zamanda
iplik toptancılığı işine devam ediyorum.
Carl Caekeart aynı yılın nisan ayında Türkiye'ye gelmeye karar
verdi.
Ve onun gelişi, doğrusu film gibi bir yenilikçi pazarlama öyküsü
de yarattı. Sıfırdan kurulmuş, iki kişiden oluşan, büyük hedeflere
sahip, asıl sermayesi yenilikçilik, girişimcilik olan bir şirketi,
büyük bir gruba, hele yabancı bir şirkete olduğu gibi anlatmakla
işi alma şansımız neredeyse sıfırdı.
Anlatacağım bu öyküyü, yıllar sonra kendisine işin gerçeği ile
anlattık. Bize gerçeği o gün anladığını ve kendimize inancımızdan
etkilenerek işi verdiğini söyledi. Artık ne kadarı doğru, bunu bilmiyoruz.
O gün olmasa bile, yakın gelecekte sahip olacağımıza inandığımız
büyük şirketi, yönetmen, esas kahramanlar, yardımcı oyuncular, dekor
ve kostümleriyle, dört dörtlük bir senaryo ile anlattık. Ve başardık!
Carl Caekeart'ı 45 metrekarelik alanda ağırlayamazdık. Yanımızdaki
yer Gaziantepli bir işadamınındı. Ondan rica ettim; 'Ahmet Ağabey,
senin dükkânı bize 2 günlüğüne verir misin? Bir işimiz var' dedim.
'Ne işi' dedi. Bir an düşündüm. Şirketi kurduktan sonra bile zor
anlattığım işimi o an anlatamazdım. 'Boşver sorma' dedim. 'Tamam
al' dedi.
Benim İngilizce ve Fransızcayı çok iyi bilen bir arkadaşım vardı.
Onu sekreterim olarak gösterdim. İstanbul Sanayi Odası Protokol
Müdürü olan bir arkadaşım daha vardı. Onu da ihracat müdürü yaptık.
Mahmutpaşa'dan konfeksiyon ürünleri, Mısır Çarşısı'ndan kuru kayısı
gibi bir şeyler aldık, onları ofise koyduk. Sözde bu ürünlerin ihracatını
yapıyoruz. Bu arada bir arkadaşımın Jaguarı vardı. Ben de o zamanlar
Renault 9 var. Ondan da rica ettim, arabasını verdi.
Alphan Carl Caekeart'ı havaalanından aldı. Ofise yaklaşırken araç
telefonu ile yoldan aradı, herkes hazırlandı. Yan taraftaki gerçek
sekreterime de 'Geldikleri zaman buraya devamlı telefon edeceksin,
ofis meşgul görünsün' dedim. Hanın birçok yerini özel olarak temizlettim.
Yeni fincanlar alındı. Tabelamız asıldı. Sultanhamam'da bir de
sırt hamalları vardı. Çok kalabalık oldukları için hanın içinde
kötü bir görüntü oluşuyorlardı. Hayri Bey'e -hala da yanımda çalışır-
'Aşağı in, hamallara Vali yardımcısının geldiğini söyle' dedim.
Bir baktım ki bütün hamallar ortadan kaybolmuş. Bu arada Hayri Bey
asansörün başında duruyor. Gelen gidene 'Asansör bozuk' diyor. Amaç
adamı biran önce ofise atmak! Carl geldi, onu ofiste ağırladık.
Tekstil ürünleri ve kuru kayısı ihraç ettiğimizi anlattık. Türkiye'nin
potansiyelinin büyüklüğü ve bu işi bizim kotarabileceğimizi anlatıyoruz.
Görüşmeler bitti ama karar daha belli değil... Öğlen oldu. Programımız
onu özel bir rehber eşliğinde Topkapı sarayını gezdirmek ve Konyalı
Lokantası'nda yemek yemek. Ofisten çıktık. Jaguar kapının önünde!
Ben direksiyona geçtim ve birlikte Topkapı Sarayı'nın yolunu tuttuk.
Bu arada ben arabanın klimasını çalıştıramıyorum, yetmedi camları
da açamıyorum. Fazla da kurcalamıyorum ki işkillenmesin. Kırmızı
ışıklarda kapıyı açıp temiz hava alıyoruz.
Topkapı Sarayı ve Konyalı oldukça etkileyici geçti. Sonra yine
kırmızı ışıklarda temiz hava tedariğini yaparak Carl'ı oteline bıraktık.
Sıcaktan yolda uyumuştu bile.
Carl akşam kararını açıklayacak. Akşam onu Bebek'teki Süreyya Restorana
davet ettik. En iyi masa, en iyi şarap, arkasından da distribütörlüğü
verdiğini söylediğinde getirilmek üzere kutlama adına Dom Perignon
şampanya şef garsona tembihlenmiş durumda. Sonuçta şampanya patlatıldı.
İşi kotarmıştık. Distribütörlüğü aldık.
Arkasından Barkod yazıcı ve Barkod okuyucuların distribütörlüğünü
almak gerekiyordu. Onları almak bizim için kolaydı. Çünkü Telxon'un
temsilciliği alan, öteki şirketlerin distribütörlüğünü kolaylıkla
alabiliyordu. Bu senaryolara ihtiyaç olmaksızın ikisini de yazışma
ile aldık. Peki bu ürünler ve ürünlerle çalışan projeler için yepyeni
bir pazarı nasıl yaratacaktık? Nasıl satacaktık? Asıl zor dönem
şimdi başlıyordu.
O dönemde, Türkiye'de Unilever gibi çok uluslu şirketler, yurtdışında
depo otomasyonu, mobil satış gibi konularda projelerinin bulunması
nedeniyle, yaptığımız işe aşina idiler. Biz de bunu, distribütörlüğünü
yaptığımız firmaların referanslarından öğrenmiştik. Dolayısıyla
onlara bu tür projeleri satmak, ikna etmek daha kolay oluyordu.
Unilever Algida Türkiye'de dondurma üretmeye başlamıştı. Onlara
"mobil satış, dağıtım otomasyonunu" yapmak için bir öneri
götürdük ve projeyi satmayı başardık. İşte bizim ilk büyük projemiz
buydu. Bu satış, Algida'nın dağıtım kanallarının büyümesine bağlı
olarak büyüdü ve bize yatırımlarımızı yapmak, kadrolarımızı oluşturmak,
gelişimimizi sağlamak için uzun bir süre fon sağladı.
Satışlar çok yüksek değildi ama ürünler çok pahalıydı. Örneğin
bir seti 7000 dolar civarında bir fiyata satıyorduk. El terminalinin
üzerindeki yazılım, back-office dediğimiz, depodaki ana programa
bağlıydı. Bu sayede Algida dondurmalarının hangi kamyondan, nerede,
ne kadar satıldığının, merkeze geri dönüldüğünde stokta ne kadar
mal kaldığının, ne kadar para toplandığının vs. hesaplarını kolayca
veriyordu. Üretimlerini de bu bilgiler sayesinde kolayca yönlendirip,
hangi ürünlerini daha öncelikli üreteceklerine karar vermeye ve
stoklarını daha iyi kontrol etmeye başladılar. Çok yararlı bir projeydi.
Bu işe toplam beş kişi başladık. Bir sekreter, bir yazılım mühendisi,
bir muhasebeci, satışa da kendimiz çıkıyorduk. Böyle bir çekirdek
ekiple işimize devam ediyorduk. Sonra kadro yavaş yavaş büyümeye
başladı. 1993 yılına geldiğimizde 2 milyon 700 bin dolar civarında
bir ciroya ulaşmıştık. Fakat yatırıma ve eleman alımına devam ettiğimiz
için her şeyi ucu ucuna yetiştiriyorduk. Kısacası çok uzun bir süre
tencerede pişirip kapağında yedik. 1993 yılında yaklaşık 40 kişiydik.
Ama hayatta işler her zaman yolunda gitmez!
HAYAT HER ZAMAN PLANLANDIĞI GİBİ GİTMEZ
Girişim öykümü anlatmaya başlarken hatalar üniversitesine kaydımı
yaptırdığımdan bahsetmiştim.
Yenilikçi düşünce sistemine sahipseniz, hatalar üniversitesinde
öğrenime de başlamışsınız demektir. Bu Üniversiteden size diploma
vermezler. Mezunu da yoktur. Girişimci ve yenilikçi olduğunuz sürece
bu üniversitede öğrenciliğiniz devam edecektir. Bunun adı tecrübedir
ve tecrübenin sonu yoktur.
'Bir musibet bin nasihatten iyidir' derler. İstediğiniz kadar iyi
eğitim alın, okuyun, hatalarınız olacaktır. Tecrübe dediğiniz engin
bir denizdir ve denizle şaka olmaz!
Önemli olan hatalardan ders çıkarmak. Yaşamınızda mümkünse keşkeleriniz
hiç olmasın. Hatalarımızdan ders çıkarıp aynı hatayı tekrarlamadan
bugüne ve önümüze bakmalıyız. Geçmişimizle uğraşmamalıyız.
Türkiye'de 1994'de yaşanan ekonomik kriz, tüm iş dünyasını olduğu
gibi bizi de kötü etkiledi. Ama doğrusu bizimki biraz ağır oldu.
Ciromuz 1,5 milyon dolara düştü. Bütün projeler durduruldu. Yalnızca
proje satan bir şirket için bu durumun sonuçları çok ağırdı!
Bankalara, vergi dairelerine, SSK'ya ve yurt içindeki firmalara
700.000 dolar civarında borçlandık. Bugün baktığınız zaman, elbette
bizim çapımızdaki firmalar için büyük rakam değil. Ama borcun miktarı
firmanın büyüklüğü ile bağlantılıdır. Yıl 1994, proje yok, para
kazanılmıyor ve yıllık kredi faizleri yüzde 225.
Her şeyimiz hacizliydi. Öyle ki artık hacze verecek mal bulamıyorduk.
Bir yandan da işler kötü gidiyordu. Maaşlar ödenemiyor, çalışanlarımızın
bir bölümü ayrılmak istiyor. Bunlar elbette aynı zamanda çok acı
şeylerdi... Çok büyük bir stresti. Bu stres benim sağlığımı bozdu.
Ağır bir akciğer enfeksiyonu geçirdim, ölümden döndüm. Bir ay hastanede
yattım.
Bu arada krizden önce, 1993 yılında, günlük para akışımıza yardımcı
olması için bir fast food işine girmeye karar vermiştik. Nasıl olduysa,
Sultanahmet Köftecisi ile tanıştık. Bakırköy, İstanbul Caddesi'nde
güzel bir dükkân tuttuk. Dekorasyonunu yaptık, hatta birincisini
açmadan ikinci şubeyi konuşmaya başladık. Elbette bu anlattıklarım,
bugün geriye dönüp bakınca doğru adımlar değildi.
Siparişleri verdik, dükkânları açıyoruz. Ben hastaneden ateşler
içinde çıktım. Dükkânı açtım, 39,5 derece ateşle hastaneye geri
döndüm. Daha kötü oldum, kalkmamam gerekiyordu. Vücut çok dirençsiz,
ciğerlerim su toplamaya başladığı için on adım bile atsam nefes
nefese kalıyordum. Kısa bir süre sonra dükkanları devrettik. Ama
dediğim gibi, hata yapmadan deneyiminiz olmuyor. Kim ki bu dünyada
"Ben hiç hata yapmadan başarı elde ettim" diyorsa yalandır.
Ve her yeni girişim, her cesur girişim, yenilikçilik değildir.
Hastalığı atlattım ve işimin başına döndüm.
Küçüldük, iki ortak, çantaları alıp tekrar sahaya çıktık. Ama o
günler inanılmaz zordu. Günümün yüzde 80'i günlük problemleri halletmekle
geçiyordu. Hacizler geliyordu.
O şartlar içinde elbette yaşam standartlarım da dibe vurdu. Arabamı
sattım. Ben üç yıl boyunca işten-eve, evden-işe ve dışarıdaki işlerime
taksiyle gidip geldim. Ama bu arada krizden iki yıl sonra şirketin
başına bir genel müdür getirdik, ona her türlü imkanı sağladık.
Şirketin genel müdürünün arabası vardı, benim Yönetim Kurulu Başkanı
olarak arabam yoktu. Buna özveri de diyebiliriz, kendine güven de,
ne istediğini bilmek de. Ben patrondum. Para kazanıldığı zaman ben
istediğim arabayı alırım ama Genel müdürümüz profesyonel olarak
çalışıyordu. Bizi en iyi şekilde temsil etmesi gerekiyordu. Dolayısıyla
ben tüm bu yaşadıklarıma "sebat" diyorum.
Burada şunun da altını çizmek istiyorum: Sorunlarla başa çıkabilmek
için ipin ucunu hiçbir zaman bırakmayacaksınız. Bıraktığınız zaman
devamı çorap söküğü gibi gelir. Elinizde hiçbir şey kalmaz. Direnmelisiniz.
Şu da bir yoldur: İpin ucunu bırakıp hayata sıfırdan başlarım diyebilirsiniz.
Ama bu kez de alnınızın akıyla o işten çıkmamış olursunuz. Onu da
ben kendime yediremezdim. Bu düşünce ile tüm borçlarımızı, binbir
güçlükle 4 yıl içinde uygun bir seviyeye indirerek krizden çıkmayı
başardık.
Krizde iletişim çok önemlidir. Sessizlik ise en tehlikeli şeydir.
Sürekli olarak sorununuz olan kurumlarla, kişilerle ve ekibinizin
her üyesi ile irtibat halinde olmanız, onları motive etmeniz gerekir.
Ama bir şey var; sizi kim motive edecek? Yalnız başınasınız. Eğer,
"Bu işi yapacağım" diyorsanız, güçlü olacaksınız. Başka
çareniz yok!
Peki ben kendimi nasıl motive ediyordum? Her zaman için küçük hedefleri
büyük başarının bir parçası olarak gördüm. Vergi dairesinden hacze
gelen insanları o gün geri gönderebilmek, gümrüğe gelmiş malı çekebilmek,
müşteriye faturayı kesmek, tahsil etmek, ödeme yapmak... Bu adımların
hepsi birer birer beni motive ediyordu. O günü sorunsuz atlattıysak
veya bir sipariş aldıysak mutlu oluyordum.
1996'da 1993'ün cirosunu ancak yakalayabildik. Kriz bize üç yıl
zaman kaybettirdi. 1996'da da borçlar vardı ancak makul seviyedeydi.
Bu da yeni yatırım yapmamızı engelliyordu.
YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ KRİZ DE ATLATTIRIR
Yenilikçi düşünce sistemi ile oluşturulmuş bir iş fikrinin, tek
başına, başarı için yetmeyeceğini belirtmiştim.
Exim, yarattığımız sektör, aldığımız projeler. Bunların hepsi,
bizi iyi bir noktaya getirmişti. Önemli bir başarıydı. Fakat tamamen
projelere bağlanmıştık. Ve ekonomik kriz patladığında, ağır bir
darbe yedik.
O halde yenilikçi düşünce sistemi ile kurduğunuz işi geliştirmeniz,
zincire yeni halkalar eklemeniz, riski dağıtmanız ve bunu sürekli
kılmanız gerekiyor.
Yenilikçi düşünce sisteminin dört önemli unsurunu saymıştım; Vizyon,
eylem, değer yaratmak ve sürdürülebilirlik. Bizde dördüncü unsur
eksik kalmıştı.
Yıl 1998.
Ve işte o an herşey yeniden başladı.
Exim'de sattığımız tüm donanım ürünlerinin bakım, onarım, kurulum
desteğini veren teknik servis departmanı vardı. Teknik servis departmanının
faaliyet alanını genişletip Teknoser'i kurduk. Teknoser bugün 400
kişilik bir ekiple faaliyetlerine devam ediyor.
Sultanahmet köftecisini açtığımız şirketi yani Planet Gıda'yı da,
Planet ödeme sistemleri A.Ş. olarak değiştirip, ödeme sistemleri
konusunda dünyanın en iyi firmalarından biri olan Ingenico'nun distribütörlüğünü
aldık. Bu firma önceleri satış müdürlüğü seviyesinde Exim'in altında
bir departman iken, ayrı bir yönetim yapısı altında faaliyet göstermesine
karar verdik. Şu anda Planet Ödeme Sistemleri A.Ş 20 Milyon Euro
üzerinde ciro üreten bir firma haline geldi.
1998 yılında, bu üç şirketimizi tek çatı altında birleştiren Teknoloji
Holding'i kurduk.
O dönemde POS pazarı küçüktü. Çok büyük satışlar yoktu ama yıldan
yıla pazar hızla büyüyordu. Yenilikçi bir projemiz vardı. Mobil
ödeme imkanı yaratan Mobitex modemleri POS'lara yerleştirerek satışını
gerçekleştirdik. Böylece Türkiye'de Mobil POS'ları hayata geçirdik.
Aslına bakarsanız Ingenico'nun bizimle çalışmaya karar vermesinde
de en önemli etken bu yenilikçi proje olmuştu.
İlk satışımızı da Yapı Kredi Bankası'na yaptık. Daha sonra GSM/GPRS
POS'lar çıktı. Fakat Mobil POS ile birlikte en büyük pazar olan
ve kablolu telefon hatlarıyla çalışan POS işine de girmiştik.
Satışlar hızla arttı. Türkiye'nin büyük bankaları ile çalışmaya
başlamıştık. Planet hızla büyüyordu. Doğal olarak, Teknoser de servis
ve bakım anlaşmalarıyla hızla büyüdü.
Uzmanlığımız ile pazardaki boşluk birleşince başarı gelmişti. Pazardaki
o boşluğu çok güzel doldurduk. O zamanlar bu hizmetleri yalnızca
büyük şirketler veriyordu ve fiyatları yüksekti. Biz daha düşük
fiyatla, aynı kalitede hizmet vermeye başlayınca, işler bize gelmeye
başladı. Böylelikle ciddi bir pazar payı yakalamış olduk.
Zincirin halkalarını oluşturan şirketlerimizle, kaybettiğimiz dört
yılın ardından atağa geçtik. 2001 yılında, krizden üç hafta önce,
hiçbir yere borcumuz yoktu, üstelik işletme sermayemiz de vardı.
Yenilikçi ve girişimci yönümüzle, 2001 krizinden güçlenerek çıktık.
2001 krizi, beklenenin ötesinde derin bir krizdi. Bilişim sektörü
yüzde 50 küçüldü. Döviz hızla yükseliyordu. Borcumuz yoktu. Burada
uygulanacak iki yönetim stratejisi olabilir. Birincisi: Küçülür
beklersiniz, piyasaları iyi izlersiniz, düzelme başladığında tekrar
atağa geçersiniz. İkincisi ise, kriz=fırsat gözüyle bakarsınız.
Genelde yapılanın aksine agresif bir satış politikası ile büyüme
stratejisi izleyip atak yaparsınız. Burada risk şudur: Eğer kriz
derinleşirse, elinizdekini de kaybeder ve bir daha toparlama şansını
da kaçırabilirsiniz. Fakat eğer ekonomi, krizden çıkma eğilimine
girerse bir yılda üç yıllık yol katedersiniz. Biz ikincisini seçtik.
Sonuç: 2001 yılını yüzde 50 küçülen bir pazarda yüzde 8 büyüme,
2002 yılını ise yüzde 102 büyüme ile kapattık. Strateji tutmuştu.
Üç şirketimizin rakipleri de oldukça kan kaybetmiş, biz ise küçülen
pazarda hiçbir rakibimizin izlemediği stratejiyi izleyerek karlı
bir şekilde büyümeyi başarmıştık.
YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ ALIŞKANLIK YARATIR
Yenilikçi düşünce sisteminin bir yaşam biçimi olduğunu belirtmiştim.
Bu öyle bir yaşam biçimi ki tüm hücrelerinize işler. Dünyayı bir
"fırsatlar cenneti" olarak görmeye başlarsınız. Bulunduğunuz
her nokta, sayısız fırsat görüp iş fikirleri geliştirmeniz için
bir araçtır. Başka bir ifadeyle gün içinde vaktinizin önemli bir
bölümünde "gelecekte yaşarsınız". Gördüğünüz fırsatlar,
girişimci ruhunuzla, heyecanınızla, azminizle, tecrübenizle birleştiğinde,
hayal edemeyeceğiniz kadar kısa süre içinde büyük çaplı bir iş sahibi
olabilirsiniz.
Bu fırsatlar, biraz önce saydığım altın kurallarla birleştiğinde
başarıya ulaşıyor: Vizyon, eylem, değer yaratma ve süreklilik!
İşte bizim bir fikir üzerine inşaat ettiğimiz İddaa da böyle doğan,
çok başarılı bir iş fikriydi.
Herşey Spor Toto için açılan ihale ile başladı. 17 milyon dolarlık
cirosu ile potansiyel büyüklüğünün çok altında bir seyir izleyen
Spor Toto'nun ihalesine girmeye karar verdik. Fakat bu ihaleye girmek
için yeterli paramız yoktu. Daha önce ortaklık yaptığımız Çukurova
Grubu'na, Turkcell ile ihaleye birlikte girme teklifini götürdük.
Kabul ettiler.
Yanımıza bir de bu konuda dünyanın en hızlı büyüyen ve en başarılı
şirketlerinden olan Yunanlı Intralot'u da aldık. Teknoloji Holding'in
yüzde 20, Intralot'un yüzde 25 ve "yüzde 100 Turkcell katılımı"
olan Turktel'in yüzde 55'lik ortaklığıyla 2002'de İnteltek kuruldu.
Bu arada merkezi Yunanistan'da bulunan Intralot; entegre oyun sistemleri,
oyun dizaynı, geliştirmesi, operasyonu ve desteklemesi konularında
uzman bir grup. Dünyanın çeşitli ülkelerinde operasyonları bulunuyor.
Inteltek, Spor Toto Teşkilat Müdürlüğü tarafından düzenlenen ihaleyi
kazanarak 2002'de operasyona başladı (Müşterek Bahis Oyunlarının
Çoklu Erişimli Elektronik Ortamlar Üzerinden Oynatılması ve Merkezi
Sistem Kurdurulması ve İşletmeciliği konulu ihale).
Hikâyemiz de aslında burada yeniden başlıyor. Eğer klasik Spor-Toto
oyunu ile kalsaydık, şu anda İnteltek vasat bir şirket olabilirdi.
Ama Yunanlılar bize, klasik Spor-Toto oyunlarının dünyada uzun bir
süredir düşüşte olduğunu, yeni trendin "İddaa" türü oyunlar
olduğunu anlattılar. Kendilerinin İddaa oyununu Yunanistan'da oynattıklarını
ve 1,5 milyar Euro ciro yaptıklarını söylediler.
Bu gerçekten göz kamaştırıcı bir rakamdı. Orada 1,5 milyar Euro
ciro yapılıyorsa, Türkiye'de -gelir daha düşük ama nüfus fazla olduğundan-
iki misline ulaşmak işten bile değildi. Bu bizim gözlerimizi kamaştırdı
ve oyun Spor-Toto'ya teklif edildi.
Spor-Toto'nun yöneticileri bu oyunu ihalesiz verdikleri takdirde
dava edilebileceklerini öne sürerek yeni bir ihale açılması gerektiğini
söylediler. Nitekim yeni ihale açıldı. İhaleye fazla katılan olmadı.
Teknik olarak Yunanlılar bu işi yaptığı ve know-how onlarda olduğu
için büyük bir avantajımız vardı. Ve 2 Ekim 2003 tarihinde, ihaleyi
kazandık.
İhaleyi aldıktan sonra Yunanlılara hemen terminal siparişleri verildi.
Terminaller geldi, kurulmaya başlandı, merkez sistem kuruldu, bayilikler
dağıtılmaya başlandı. İlk dönemde bayilik vermemiz çok zordu. Çünkü
insanlar oyunun ne olduğunu, tutup tutmayacağını bilmiyordu. Ama
bu dönem çok çabuk geçti.
İddaa oyunu, Nisan 2004'de "3 yıl içinde 1 milyar dolar ciro
hedefi" ile yola çıktı. 2004 yılının sonuna gelindiğinde, Spor
Toto Teşkilat Müdürlüğü İddaa sayesinde, bir önceki yıl 17 milyon
dolar olan cirosunu, 167 milyon dolara, 2005 sonunda ise 987 milyon
dolara çıkarmıştı. İddaa'nın bahis oyunları pazarındaki payı Nisan
2004'de yüzde 1'den, Aralık 2005'de yüzde 37'ye çıktı.
YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE, İŞ İLE DUYGUSAL BAĞ KURULMAZ
2005 yılı, Teknoloji Holding'in tarihinde yeni bir dönüm noktasıdır.
O yıl, ortağım ile 18 yıllık ortaklığımızı noktalamaya ve farklı
kulvarlarda yolumuza devam etmeye karar vermiştik.
Ortaklığı sürdürmekte, ortaklığı bitirmekte bir sanattır. Aslında
ortaklık bir taviz verme sanatıdır.
Özellikle grubun gelecekteki yeni yatırımları ilgili fikirlerimiz
ve ilgi alanlarımız, oldukça farklılaşmıştı. Artık yenilikçi düşünce
sistemlerimiz, birbiriyle farklı kulvarlardaydı. Farklı yatırım
alanlarına odaklanmak istiyorduk.
Bu noktada, borçlarımızı kapatarak, müşterilerimizin, iş ortaklarımızın,
kısacası tüm çevremizin algılarındaki güçlü konumumuzu koruyarak,
yeni ve temiz birer başlangıç yapmak istedik.
Elinizdeki değeri 100 olarak varsayalım. Eğer bu değeri 50-50 paylaşmak
istiyorsanız, nakit akışınızın güçlü, kullandığınız kredilerin ise
yaptığınız işe oranla düşük olması gerekir. Aksi takdirde, ayrılık
nedeniyle oluşacak türbülans nedeniyle, 100'ü 50-50 yerine 10-10
paylaşırsınız. Müşterilerinizi kaybedebilirsiniz, distribütörlüklerinizi
kaybedebilirsiniz, yeni iş almada zorlanabilirsiniz.
Yenilikçi düşünce sisteminde, bana göre çok doğru olan bir başka
altın kural var. Çok değerliyken, zirvedeyken sat! İş hayatında,
geçmişin değerleri ve yönetim anlayışıyla her zaman başarılı olamazsınız.
İşinizle duygusal bağ kurmanız, onu nesiller boyu devam eden bir
aile şirketi haline getirmeniz, her modelde başarı getirmez. Hatta
bazen satmak, işin daha fazla büyümesini sağlar.
Dolayısıyla, işinizle kurduğunuz duygusal bağ yenilikçi düşünce
sisteminin özelliklerinden biri değildir.
2005 sonunda, İnteltek firmasındaki hisselerimizi satarak şirketten
ayrıldık. Bu işlem, süreye bağlı yarattığı değer açısından Türkiye'de
bugüne kadar yapılmış en önemli ve en değerli şirket satışıdır.
Kazan-kazan felsefesiyle, tüm taraflar için büyük bir değer yaratan,
büyük bir satış operasyonuna imza attık.
Bu satış öyküsü de yenilikçi düşünce sistemi ile, adım adım planlanmış,
ince ince dokunmuş, stratejik bir başarı öyküsü oldu.
Her dönem yaşamımda yepyeni bir başlangıç oldu.
İşte o an herşey yeniden başladı.
YENİLİKÇİ DÜŞÜNCE SİSTEMİ, FARKLI FİKİRLERE DE AÇIKTIR
Duruma bir bakalım: Kredilerinizi kapatmışsınız, borcunuz yok ve
paranız var. Ne yaparsınız?
'Ben artık yoruldum' diyerek, mevcut işlerinizin gelirleri ile
çok fazla uzayıp kısalmadan yola devam edebilirsiniz.
Bu bir tercih meselesidir.
Fakat benim hayatımda, yenilikçi düşünce sistemimde, her zaman yatırım,
değer ve istihdam yaratma vardır. Bunlar olmadan, üretmeden, değer
yaratmadan, ülkene yarar sağlamadan yaşam o kadar da keyifli değildir.
Ne demiştim? Girişimciye rahat batar!
Başarıya ulaşan yenilikçi kararların dört önemli unsura bağlı olduğunu
daha önce de belirtmiştim: Vizyon, eylem, değer yaratma ve sürdürebilirlik.
Bugün hayatıma dönüp baktığımda, her zaman bu felsefe ile yaşadığımı,
bu felsefeyi çürüten onlarca hata da yaptığımı ve yerimde duramadığımı
görüyorum. Böyle mutluyum. Yenilikçi düşünce sistemine sahip bir
girişimci başka türlü yaşayamaz.
Daha fazla girişim, daha fazla yatırım ve istihdam demek. Her başarılı
iş fikri, Türkiye'nin önünde yeni bir pencere açacaktır, buna inanıyorum.
Dolayısıyla, bütün hayatımı da göz önüne aldığımda, Teknoloji Holding
olarak da bu anlamda önemli bir misyonu hayata geçirdiğimizi düşünüyorum.
Bugün 48 yaşındayım ve heyecanım, arayışlarım hiç bitmedi.
Gelecekte de herşey yeniden başlayacak...
Emin Hitay
Teknoloji Holding
7. Pazarlama Zirvesi (2006) Konuşması
|